top of page
  • Yazarın fotoğrafıFuat CEZAYİRLİ

İNANMAK, DÜŞÜNMEK VE YAPMAK BİR SANATTIR !


Bilim, sanat ve inanç kendi kulvarlarında seyreden birer disiplindirler.


Kendilerine has yöntem ve teknikleri vardır. Ayrıca, her birinin kullandıkları enstrümanlar da farklıdır.


Ortak noktalardan bazıları akıl, irade, duyular, sezgiler, araştırma , deney-gözlem, geliştirme ve sorgulama.


Eğer bunlardan sadece sanatı ele alacaksanız, Evren ve içindekileri de sanat eseri olarak kabul etmek zorundasınız. Aksi halde devreleri tamamlayamazsınız.


Eğer sadece bilimi ele alacaksanız, evren ve içindekileri yöneten sistemin de değişen-dönüşen matematik yasalardan ibaret olduğunu kabul edeceksiniz demektir. Aksi halde bilimi bol sayfalı kitaplara hapsedersiniz.


Eğer ilk canlının veya ilk insanın Dünya gezegeninde var olduğunu kabul ediyorsanız, Evreni dünyadan ibaret görüyorsunuz demektir. Halbuki dünya, evrenin sadece küçük bir parçasıdır.


Eğer, insanları sadece beş duyudan ibaret görüyorsanız, o zaman bunları aşmak ve evrenin matematik ve sanatsal hafızasını da bir şekilde çözmek zorundasınız. Aksi halde, evrenin bilemediğimiz noktalarında çaresiz kalacaksınız demektir.


Eğer inançlıyım diyorsanız, önce evren içindeki sorumluluklarımızı bilmek ve onları en iyi biçimde yerine getirmek zorundayız. Bu sorumlulukların öncelikli olarak yerine getirildiği en güzel mabed, evrenin bizzat kendisi olmalıdır. Diğer taraftan kendi ellerimizle yaptığımız mabetlere gelince, gerçek ibadetlerin o mabetlere girince değil; o mabetlerden çıkınca başladığının bilincinde olmalıyız. İnançlarımızı baskı, zorlama ve aldatma aracı olarak kullanmak yerine; onları sevgi, hoşgörü ve birleştirici enstrümanlar olarak kullanmalıyız. Çünkü insan din için değil; dinin insan için olduğu anlayışını içselleştirmeliyiz.


Zaman zaman biz insanlar kendimize veya çevremize “Duvarın arkasını göremiyorum, o halde duvarın arkası yok mudur; var da ben mi göremiyorum ? ”, “ Doğmadan önce yaşadığım bir hayat veya öldükten sonra yaşayacağım bir hayat var mıdır/yok mudur ? ”, “ Ben, nereden geldim, nereye gidiyorum ?”, “ Ben neden, niçin buradayım ?”, “ Tanrı var mıdır veya yok mudur ? ”, “ Evren gerçekten düalite üzerine mi kurulmuştur ?”, “ Yazdığım şiirleri, romanları, yaptığım besteleri ve buluşları evrenin içinden mi, evrenin dışından mı yoksa her ikisi ile bakarak mı tasarlıyorum ?”, “ Zaman izafi/göreceli ise, bilgilerim de mi görecelidir ?”…vb gibi sorular sorar ve bunların yanıtlarını arar dururuz.


Bu konularda ciltlerce kitaplar yazıp, konferanslar düzenleriz. Hatta yeni yeni “izm” ler bulup insanlara servis ederiz.


Bu olup bitenlere ve sorulara Felsefe Tarihi içinde sık kullanılan Fil Hikayesi’ni yeniden okuyarak yanıt arayabiliriz.


Diğer taraftan İnsan, küçük bir evrendir. Okunmayı, anlaşılmayı bekleyen devasa bir kitap !

İnsan bu yönleriyle işlenmeyi, keşfedilmeyi hak ediyor ve bunu bekliyor …


İnsandan evrene kadar her şeyi solumak, duyumsamak ve içine alabildiğince çekmek hiç kolay değil; tıpkı sanatçı olmanın, bilim insanı olmanın ve inanan yürek olmanın kolay olmadığı gibi.


Beş duyusunu aşmanın, Aristo ve fuzzy mantığının ( saçaklı mantık ) ötesine geçmenin, yedi renk ve yedi notanın yedi kat ötesine geçebilmenin, dört işlemin üstüne çıkabilmenin, evrenin bilgi bankası olan Levhi Mahfuz’a girebilmenin, maddenin dört halinden evrenin değişik köşelerine saklanıvermiş diğer hallerine geçebilmenin sancısını çeken ve bunun zorluğunu yüreklerinde hissedenler vardır…


Biz onlara bilim insanları, sanatçılar, yazarlar ve düşünürler deriz.


İşte ! evreni ve içindekileri okuyan nice emekçilerimiz.


Bu zorlu ve kutlu yolculukta bir yürüyebilen olmak hiç de kolay değildir.


Ama, imkansız da değildir…


Çünkü, Evrende imkansız diye bir şey yoktur. Sadece ulaşılmayı ve açılmayı bekleyen kapılar ; onların arkasına gizlenmiş uçsuz bucaksız bilgiler vardır.


Yeter ki önyargılardan uzak duralım.


“Dileyin, size verilecek; arayın, bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır. Çünkü her dileyen alır, arayan bulur, kapıyı çalana kapı açılır” diyen ne güzel demiş…


Son sözü Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’e bırakalım:


“Yolunda yürüyen bir yolcunun yalnız ufku görmesi kâfi değildir. Muhakkak ufkun ötesini de görmesi ve bilmesi lazımdır”


Sevgi ve barış dolu günler diliyorum .


Fuat Cezayirli



Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page