top of page
  • Yazarın fotoğrafıTunca TUTKUN

DİJİTAL MÜZİK vs. ANALOG MÜZİK

Tunca’nın Duvarı gene eşsiz bir hizmetle karşınızda…


Artık çoğunuzun malumu olduğu üzere, ben bir kaset çağı çocuğuyum artık bütün müzik dünyası dijitale taşınmış olsa da iflah olmaz bir analog müzik tutkunu olarak kasetten/CD’den/plaktan müzik dinlemeyi bırakamamış, nesli tükenmekte olan bir türüm (koruma altına alınmamı talep ediyorum, yetkililere duyurulur! J) Bununla birlikte müziğin dijitale taşınmasının getirdiği avantajları da yadsıyacak değilim (taş olurum sonra taş! J) İşte buradan hareketle bu yazımda, dijital müziğin ve kaset çağının kendimce ikisinin artılarını ve eksilerini masaya yatıracağım. Hazırsanız başlıyorum efenim!


Kasetler… Bir dikdörtgen plastik içindeki şeritlere yüklenmiş onlarca melodi, tırtıklı kartonetlerin içinde binlerce sanatçı fotoğrafı, söz müzik sanatçı bilgileri, dinleyenlere ve yayımda ve yayında emeği geçenlere teşekkür notları… Plak döneminden hemen sonrası CD döneminden hemen öncesi. Bazısı ses kaydeden radyolu teypler. Tatlı bir nostalji değil mi? Benim gibi 90lar çağı çocukları bu dönemleri yaşadı.


Müziğe ilgimin ilk başladığı yıllardan beri kaset kartonetlerini okuyarak albüm dinlemek benim için vazgeçilmez bir tutku olmuştu. Elimde sanatçının kasetini tutup resimlerine bakarken çalan şarkılarla bir nevi kitap okumanın bendeki müzik karşılığıydı o keyfi. Hani kitap okurken de kafanızda hayaller kurar ve o kitaptaki ambiyansı yaşarsınız ya kafanızda kasetten müzik dinlemek bende böyle bir etki yapardı. Kafamda klipler çeker, o sanatçının o stüdyo aşamasına gelenen kadar nasıl hazırlandığını düşünür, adeta kitap okur gibi okurdum o kartonetleri. Albümde kimler çalmış, vokaller kimler, bu sayede şu an hayatımda olan pek çok değerli müzisyeni ilk kez o kasetlerden tanımıştım ve yıllar sonra o sevdiğim müzisyenlerle sohbetler edebilme imkanım olduğunda, onlara kendilerinin bile unuttukları albümleri şarkıları hatırlatıp onları şaşırtmak benim için bir nevi misyon oldu.


Bugün 90'lardaki bir albümün bütün şarkılarını ezbere biliyorsak, bunda o dönemki müzikalitenin payı olduğu kadar kasetlerin rolü büyük kuşkusuz. Zira şimdi tek tıka basıp beğendiğimiz şarkıyı on kere dinleyebiliyoruz ve diğer şarkıları es geçebiliyoruz, ancak kaset zamanlarında sevdiğimiz şarkıya gelene kadar kaseti sarmak vakit alıyordu, o yüzden ister istemez bütün şarkıları dinleyip ezberleyebiliyorduk.


Kasetlerin dezavantajı, bazen şeridin sarmasıydı. Hala kaset çağı çocuklarının kabuslarına girer, o teybe sarılmış şeridi koparmadan çıkarmaya çalışma travması ve kurşun kalemle kaset arasındaki ilişkiyi en iyi kaset çağı çocukları bilir. Sonrasında kaset tamir edilip de kasetin o kısmına gelindiğinde ses hafif bozulurdu.


Walkmenlerimiz vardı, özellikle radyolu olanlar statü sembolü gibi bir şeydi. Kocaman teypler artık küçülerek, arkasındaki klipsi pantolonumuzun kenarına takmak suretiyle artık belimizden bize ulaşıyordu belimize takıp taşıması kolay hale gelmişti.


Kasetlere üvey evlat muamelesi yapıldı yıllarca ve özellikle CD’ler yaygınlaştıktan sonra pabucu dama atılan kasetler hayatımıza girdiği hızlı çıktı ansızın. Çünkü CDler daha az yer kaplıyordu, fotoğraflar daha büyük ve albeniliydi ve en büyük kolaylık olarak, sevdiğimiz şarkıyı “repeat”e atıp diğer şarkıları es geçebilme avantajı veriyordu bu durum, nasıl bir avantajsa. Nice güzel şarkı bu yüzden duyulamadan ya da sadece ilgilisinin aklında kalarak kaybolup gitti, ki şimdi yaptığım radyo programlarında kendimce bu açığı kapatmaya çalışıyorum o şarkıları gündeme getirmek için.


2000'lerin başı forumlardan şarkı indirilen ve MP3 kavramının hayatımıza girdiği yıllar oldu. Seyyar tezgahlarda bir şarkıcının tüm albümleri MP3 formatında korsan olarak satılırken, dijitale doğru giden süreç başlamış oluyordu. Kasetler gözden düşmüştü, yasal CDlerin fiyatları çok yüksek olduğu için fazla talep görmüyordu. Üstüne bu korsan cdler, bir şarkıcının bütün şarkılarını içerdiği için daha ekonomik geliyordu müzik dinleyicilerine. Ve hayatımıza radyolu MP3 çalarlar girdi böylece. Yüzlerce şarkıyı bu küçük cihazlara yükleyerek her yere götürebilir olduk.


Müzik forumlarından şarkıların paylaşılmasıyla birlikte telif hakları diye bir “sorun” ortaya çıkmasıyla bunu dünya hızla evriliyordu ve müzik de bundan payını alacaktı kuşkusuz. Sonuçta bu MP3 sorunuyla uğraşmak için ufak ufak yasal müzik platformları kurulmaya başladı. Kavun vardı mesela ilk hatırladığım. “Yaşar Kavun’da”, “Serdar Ortaç Kavun’da” gibi reklamlarla yaygınlaştırılmaya çalışılan bu sistem bugünkü Fizy’lerin, Muud’ların, Spotify’ların ilk örneğiydi. İnternet sağlayıcı TTNET, TTNET müzik hizmetini başlattıktan sonra, insanları sevdiği şarkıcıların şarkılarıyla buluşturan ama ses kalitesi fecaat olan ama gene de bütün albümleri bir seferde dinleyebildiğmiz için yokluktan baştacı edilen MP3’ler yavaş yavaş yerini bu yöne kaydırdı. MySpace, SoundCloud derken iTunes’lar ve akabinde Spotify, Muud, Fizy gibi platformlarla müzik artık somut formattan soyut formata dönüştürüldü ve basılı ortamda müzik paylaşımı en azından CD ve kaset bazında bitti, plak ise geçmişin tatlı bir nostaljisi olarak yeniden hortlatıldı.


Bu arada bir parantez açmak istiyorum. Özellikle ülkemizde arşiv kültürü olmadığı için, o yeni plakların hepsi ya kasetten ya CD’den çoğaltılıyor ve bu yüzden de ses kaliteleri rezalet olduğu gibi, fotoğraf kaliteleri de yerlerde. Master kayıtlar çoğu firmanın elinde yok ya da çıktığı firma kapandığı için hakları kimde bilinmiyor. Bu yüzden saçmasapan ses kalitesiyle basılıyor o plaklar, tam anlamıyla kaynak israfı ama insanlara hoş geldiği için ısrarla ve fahiş fiyatlara ssatılan tek basılı müzik kaynağı olmuş durumdalar. Bu yüzden yeni plaklara burnumun ucuyla dönüp bakmıyorum bile.


Neyse konumuza dönelim. Müzik bu şekilde dijitale geçti de iyi mi oldu? Evet dediğim kısım: Artık bir şarkıcı şarkılarını kolaylıkla ve çok yüksek maliyetlere girmeden evinin ortamında bile dinleyiciye sunabiliyor, yayabiliyor ve geri dönüş alabiliyor. Bu durum zamanında müzik piyasasına girmek için unkapanı’nın kapısını aşındırıp da kimseye sesini duyuramadığı için heba olup giden şarkıcıların döneminden, öksürüp kaydetse onu bile milyonlara dinletebilecek şarkıcıların devrine geçişi temsil ediyor. Artık bir kişi evinde biraz da bilgisayar programları öğrenerek stüdyo kaydı gibi kayıtlar yapabiliyor ve bir tıkla dünyanın ucuna gönderebiliyor.


Dijital müzikte telif hakları çok sıkı takip edildiği için sanatçının ve emek veren müzisyenler haklarını daha rahat alabiliyor ve kanunsuzluğun önüne geçilebiliyor. Satış rakamları ve tıklama rakamları daha kontrollü olarak takip edilebiliyor. Tabi bu arada parantez açayım, her şeyde olduğu gibi bunda da bir gedik, bir açık vs. bulup sahte tıklamalarla üç dinlemeyi beş gösterenlerin haberlerini her gün görüyoruz, onlar da istisna olsun. Bu da dijital ortamın takip edilebilirliğine dair bir sorgulama konusu olsun.


Dijital müzik bir taraftan herkese yeni tarzları keşfetme fırsatı sağlıyor. Daha önce dinlediğiniz şarkı ve şarkıcılara göre tarzınız olabileceğini düşündüğü önerilerle müzik yelpazenizi genişletmenize ve yeni isimleri keşfetmenize olanak sağlıyor. Ben bu şekilde birçok güzel grup keşfettim, hiçbiri ana akım medyada yer alan isimler değil ya da çok az yer alan isimler. Dijital müzik, çorak şarkı çölleri içinden inci tanelerini keşfetmenizi de sağlıyor yani.


Dijital müziğin dezavantajlı dediği kısmı ise şu: bu kolaylık yüzünden her gün abartısız yüzlerce şarkı üzerimize boca ediliyor ve bunlar arasında sıyrılıp da öne çıkmak için ya çok marjinal olmak ya da çok parayla sağlam PR yaptırmak gerekiyor. Bir de işin şu tarafı var, bu kadar fazla arz olunca bir şarkı çıkarıp başarı kazanmış bir ismin kalıcı olma şansı azalıyor çünkü sürekli yeni bir şeyler üretme baskısıyla ya saçmasapan şarkılar çıkarıyorlar ya da “aaa bilmem kim vardı sahi ne oldu ona” muhabbetlerinin konusu oluyor daha üç ayda. Sürekli yeni bir şeyler çıkarma baskısını hissetme de cabası. Üstelik bu sadece yeni isimlerin değil, yılların en kalburüstü sanatçıları için de geçerli.


90larda insanlar hayat bu kadar telaşlı değilken bir şeyler yaşayıp onu özümseyip şarkı haline getirecek duygular yaşayıp bunu şarkıya dönüştürebiliyorlardı. Şimdi her an bir yere yetişme telaşıyla ultra hızlı yaşanan bir zamanda, kim ne yaşayıp özümseyecek de onu şarkıya dönüştürecek? Yani dijital çağ şarkıcıya sürekli yeni bir şey üretme baskısı yaşatıyor, bir ay içinde bir şey üretemediğinde anında süpürüyor seni ve yerine geçecek şanslı şarkıcıyı “al bu yeni ve dikkat çekici isim” diyerek öneri olarak önüne koyuyor. Sonuçta ortaya tekerlemeden hallice, 2 buçuk dakikalık söz öbekleri şarkı diye sunuluyor. Bunlar üç hafta dayansa bilmem ne radyosunun “en dikkat çekici şarkısı” ödülünü alıyor.


Bundan beş sene önce çıkmış bir hit şarkı hatırlıyor musunuz? Peki mesela 1994 yılında hangi şarkıları dinliyorduk? Bu yazıyı okuyanların aklına gelmiştir ihtimalle. Hülasa dijital müzik kalıcılığı da öldürdü. O kadar çok şarkı var ki, bunları ne ara hatırlayıp da bir daha dinleyeceğiz bir de görsel hafıza diye bir şey var. Benim mesela evimde 2000 CD ve 1000 kasetlik koleksiyonum var ve her gün o albümleri görüp “aaa bu albümü ne zamandır dinlemiyordum” dediğim albümleri yeniden keşfettiğim yolculuklar yaşıyorum. Dijitalde öyle bir imkan yok ki? Biri hatırlatacak ya da tavsiye edecek de öyle “aaa evet bu şarkı da vardı” diyeceksiniz.


Bir diğer faktör, insanlarda da artık sabır kalmadı. Hemen sadede gelsin istiyor şarkıcı. Uzun sözlerden bridge’ler değil hemen nakarat gelsin istiyor. Kulağını yakalayacak bir melodi ya da slogan söz bulamadı mı anında hooop geçiveriyor diğer şarkıya. Bu da şarkılarını dijitalde çıkarmak isteyen yeni isimler için ekstra baskı unsuru. Artık şarkı yaratımları bile dijital çağın esiri olmuş durumda. Duygular ikinci planda. Herkes on sene sonra da dinlenen şarkı yapmanın değil o hafta çok tıklanan şarkı yapmanın peşinde.


Dijitalin bir diğer dezavantajlı yanı, basılı bir kopya olmadığı için, bir ara sosyal medyanın tüm sistemleri çöktüğünde olduğu gibi, bir sistem çökmesiyle onlarca şarkının kaybolma tehlikesi altında olması. Sonuçta emek veriliyor ama dijital bu bilişim işi, sistem bir çökse ayıkla pirincin taşını. Kasetler de çok parlak ses kalitesine sahip değildi belki ve CD’lere ömür biçiliyor ama gene de kalıcı olarak orada duruyor. Bende mesela 1980lerden kalma kaset ve CD’ler var, gayet de gümbür gümbür çalıyor.


Kasette sevdiğimiz şarkıya gelene kadar bütün albümü dinliyorduk, CD’de ise bir şarkıyı repeat’e atıp dinleyebiliyorduk demiştim ya dijital müzikte öyle bir şey bile yok. Sadece sevdiğimiz şarkı ve biz varız, o yüzden artık albüm diye bir şey de kalmadı. Ayda bir çıkarılan şarkılar devrindeyiz. Kimse artık albüm prodüksiyonuna girmiyor. Çünkü girseler albümde bir iki şarkı öne çıkıp diğer şarkılar “next” tuşu kurbanı olacak. Bu dijital müziğin albüm zamanlarına vurduğu bir darbe olarak kayda geçsin.


Dijital müzik benim kartonetten o sanatçı ve ortamını hayal etme özgürlüğümü de elimden alıyor mesela. Albümü dinlerken kartoneti elime alıp okuma hazzını hiçbir dijital platform vermiyor. O albümde çalan müzisyenler, emek veren şarkı ve söz yazarlarıysa zaten kimsenin umurunda değil artık. Dijital müzik hayal kurdurmuyor, sadece vakit geçirtiyor.


Hülasa son söz, dijital müzik çağımızın gerçeği ve buna direnmek manasız, ama kaset çağı da ayrı bir güzeldi ve bugün unutulmaz pek çok şarkıyı hala ezbere biliyorsak kasetler sayesindedir, bunu da kabul etmek lazım. Her ikisi de kendi içinde avantajlar ve dezavantajlar barındırıyor, ama sonuçta değişime direnilmiyor. Ben mi? ben hala walkmenden kaset dinleyen o son nesildenim ama dijital müziğin nimetlerine de –yıllarca direndikten sonra- kucak açtım. Neticede müzik olsun, şarkı olsun dinleme olsun, sizi içinde bulunduğunuz ortamdan uzaklaştıracak müziğe hangi araçtan olursa olsun kucak açın, iyiyi tutun, kötüyü unutun yeter.


Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page