top of page
  • Yazarın fotoğrafıTunca TUTKUN

BİR YAŞAR KONSERİ İZLENİMİ, KONSER İZLEME ADABI VE KÜLTÜR(SÜZLÜĞ)Ü ÜZERİNE BİRKAÇ KELAM

Mecburi bir aranın ardından, Tunca’nın Duvarı’ndan yeniden herkese selamlar.


Ülkemizin yaşadığı o büyük kâbusun ardından normalleşme tartışmaları süredursun, iyiyiz demeye bile utandığımız zamanlarda yaşarken, artık kolay kolay normalleşmeyecek olsak da, bir yerinden hayata tutunmak gerek ve o kâbusu unutmadan devam edecek gücü de kendimizde hissetmek için de, sanata sarılmak gerek.


Bu düşüncelerle konser takvimine mecburi ara vermiş sanatçılar da az ve öz konserlerine başladılar. Zira hem moral vermek için sanat en iyi ilaç, hem de malum hayat şartlarında sanatçılar da hayatlarını idame ettirmek zorundalar.


Ama öncesinde iki gece arka arkaya gitmiş olduğum Yaşar konserinden bahsetmek isterim. Bilen biliyor, Yaşar benim için salt bir sanatçıdan öte bir tutku ve şimdiye kadar yüzlerce konserine izlediğim bir müzisyen. İki gece arka arkaya gittiğim Yaşar konserleri, Yaşar’ın mecburi aranın ardından yapılan ilk konserleriydi. İlki Aqua Florya Hayal Kahvesi, ikincisi Moda Kayıkhane’de gerçekleşti.


Öncelikle belirtmeliyim ki, Yaşar konserleri her zaman çok coşkulu geçer. Haftada dört konser vererek en çok performans yapan sanatçıların başında gelen Yaşar, buna rağmen her konseri tıklım tıklım doldurmayı bilir. Yaşar, seyircisiyle sürekli etkileşim ve iletişim halinde ve seyircisini de çeşitli aktivitelerle konsere dahil eden bir müzisyen. Bir de geri reaksiyon almak Yaşar’ın konserlerinin olmazsa olmazı. Bu konu Yaşar için o kadar önemli ki, sabit repertuarının arasına serpiştirdiği kimi zaman sürpriz şarkılardan reaksiyon alamazsa bir daha asla hiçbir konserde söylemiyor. Ah ne çok şarkısı var böyle konserlerde söylemesini çok özlediğim ama seyirci daha popüler şarkılarını tercih ettiği için söyleyemediği ya da repertuarından çıkardığı.





Yaşar’ı daha da motive eden ve konseri daha keyifli hale getiren bir diğer konu da Yaşar’ın tanıdığı sevdiği insanları karşısında görmek. Yaşar o kadar mutlu oluyor ki, arkadaşlarını, uzun süredir görmediği tanıdıklarını, müzisyen dostlarını sahneden görünce vücut kimyası, duruşu, söyleyişi bile değişiyor, zaman zaman onlara da sahneden adlarıyla seslenerek onore ediyor. Sürekli bir o tarafa bir bu tarafa gidip öpücükler kalpler yolluyor. Ben de naçizane bu öpücüklerden ve kalplerden nasibimi aldım iki konserde :).


Bu iki Yaşar konseri, uzunca sayılabilecek bir konser arasından sonra yapıldığı için Yaşar’ın çok özlediğini gördüğüm ve Yaşar’ın da sahnede dile getirdiği üzere “On yıldır aynı repertuarı yaptığımız için yenilik yapmak istedik” diyerek repertuara yeni şarkılar eklediklerini ilan ettiği konserler oldu. Konserlere yeni şarkılar eklenmiş ve çok iyi olmuş. Arada sabit repertuara böyle yeni şarkılar serpiştirilmesi konser dinamizmini ve Yaşar konserine sık giden dinleyicilerin motivasyonunu ve konser zevkini de artırıyor. Böyle sürprizler olunca Yaşar konserleri ayrı bir tatlı oluyor. Yaşar konserlerinde, Yaşar’ın ışık saçan performansı kadar önemli başka bir husus da sahne üzerindeki ekibiyle etkileşimi ve her biriyle ayrı ayrı iletişimde bulunması ve her birini tek tek isim isim sayarak onlara verdiği önemi göstermesi.


Özellikle orkestranın şefi Mehmet Çelik’e de bu seyirciyi coşturma konusunda ayrı bir parantez açmak lazım. Kent Orkestrası’nın da şefi olan Mehmet Çelik yirmi küsur yıldır Yaşar’ın ekibinde, kısa süreli bir ayrılığın haricinde Yaşar’ın ekibinden hiç ayrılmamış, yıllardır her Yaşar konserinin olmazsa olmazı nefesli çalgılar üstadı... 90'lı yıllarda Gökhan Mehmet Gökhan grubu olarak iki albümde imzası olan, çeşitli sanatçılara trompet ve flügelhornuyla sahnede eşlik eden Mehmet Çelik, on numara beş yıldız bir şov adamı, aynı zamanda. Yaşar konserlerini başlatan ve Yaşar sahneye gelene kadar seyirciyi ısıtıp sıcak sıcak Yaşar’a sunan bir müzik adamı. Konser aralarında Yaşar’la atışmaları, Yaşar konserlerinin alametifarikaları olan Esirinim “alkışları”, Acıtmıyor Sevdan “OooOOO”ları, seyirciyi “zıplatmaları” ile Yaşar konserinin demirbaşlarından oldu.

Bir diğer önemli müzisyen sempatikliği ve güler yüzüyle insanı sarıveren Kübalı müzisyen “Williams Richart Cordoso”. 2005 yılında "Hatırla" albümüyle başlayan tanışıklık, bu zamanlara kadar sürdü ve konserlerde Yaşar’ın “Benim Bütün Rüyalarım Seninle” şarkısına girip gerisini Williams’a bırakmasıyla olsun, “Senden Benden Bizden”in davul solosu ve dahi İspanyolca orijinalini bırakmak olsun, Williams da Yaşar sahnesinde müzisyenliğini seyircilere özgürce sunabilen bir müzisyen. Her sanatçı ekibine bu kadar büyük özgürlük alanı vermez. Üzerine “Onun Vedası”ndaki darbuka sololarıyla herkesi gülümsetmesi de cabası.


Yaşar’ın özellikle her konserde büyük övgüyle bahsetmekten mutlu olduğu bir diğer müzisyen, yakın zaman önce doçentliğini de almış olan ve akademisyen kimliğine sahip tuşlu çalgılar üstadı “Barış Özbilgin”. Özellikle “Bu Bahar”da Yaşar’ın dinlemelere doyamadığı “Devam et, devam et...” dediği klavye sololarıyla hem eğleniyor hem eğlendiriyor. Orkestranın notisti aynı zamanda.


Gitar üstadı Öner Tombuloğlu da Yaşar’ın olmazsa olmazı, “Kumralım”daki ortak gitar çalışları, “Gel Benimle”deki elektro gitar solosu, “Gözler Aynı Sen”de alttan gelen tatlı gitar sesleriyle, Mehmet Çelik’le paslaşmalarıyla, Öner Tombuloğlu’nun da ne kadar keyif aldığını her konserde görüyorsunuz.


Bir orkestranın bel kemiği olarak Bas Gitar’dan ve Yaşar’ın ekibindeki en neşeli ve en cool bas gitaristlerden olan Buğra Kılıçak da konserlerde alttan alta, tatlı tatlı duyulan bas gitarının yanında “Onun Vedası”nda bir mizansen olarak Williams’la birlikte darbukadaki maharetleriyle, iki buçuk saatlik Yaşar konserinin beklenen anlarından birine imza atıyor. Hele “Masal”ın başında bas gitar girişleri albüm kaydı gibi hissettiriyor. Yakın zamanda yeni bir de bas gitar aldı ve ben de hemen o gitarla bir fotoğraf çekildim. Bir hayli ağırmış :).





Ve ekibin en yeni ama en eski hissettiren üyesi davulcu Sercan Barutçu. Bu orkestrada gümbür gümbür davuluyla ve bilhassa Williams’la karşılıklı davul-vurmalı çalgılar atışmasıyla konserlerin en keyifli anlarından bazılarını yaşatıyor.


İşte bu ekip sahnede yüz kere izlesem, yüz birinciyi isteten Yaşar ekibi. Bu konserde Yaşar klasik repertuarının arasına yenilenmiş repertuarın bir parçası olarak Kayahan şarkıları, söyleyişine çok yakışan ve “Söylemeyi bitirmek istemiyorum resmen...” dediği iki TSM müziği (neler olduğunu söylemeyeyim de siz de gidip kendiniz dinleyin mest olun), repertuara girmiş olan Barbaros Düeti "Var Mı?"yla, ki Moda Kayıkhane’deki konseri izlemeye gelen Barbaros’la sahnede seslendirdi ve tarihi anlardan biriydi bu ilk canlı "Var Mı?" performansı, Yaşar konserlerinin alameti farikası olan alkışlar “Aşk Bozumu, Seni Ezbere Aldım ve Esirinim”, "Gel Benimle"yi ve "Kumralım"ı seyirciye söyletmesi ve özellikle "Kuşlar" öncesi tatlı konuşması ve artık Yaşar sahnesinin vazgeçilmesi olan “Gönlüm” çığlıkları”yla, "Kör Bıçak" sonrası ekipten rodiye ışıkçısından mekandaki garsonlara kadar herkese tek tek teşekkür ettiği konuşmasıyla özlediğime değen iki konseri geride bırakmış oldum.


Yaşar konserlerinden bahsetmek, beni konser izlerken yaşadığım bazı şeyleri düşünmeye itti ve konser izlemenin keyifli yanları bu kadar çokken, madalyonun çokça dile getirilmeyen diğer yüzünden, yani zamanın “insanları insanlıktan çıkardığı" bazı konser anlarından bahsetmeye götürdü.


Birkaç sene önce bir etkinliğe katılmıştım. Çeşitli sanatçıların arka arkaya çıkarak bir iki şarkı söylediği, festival gibi bir etkinlikti bu. Ama ben keyif aldım mı? Sahnede sanatçı performansını yaparken kulağımın dibinde birbirlerine erkek arkadaşlarını çekiştiren kız grubu olmasa alabilirdim. Velakin bir sabrettim, iki sabrettim ve en sonunda geçtim ortalarına ve “Evet canım, sen haklısın, sen de haklısın, anlaştığımıza göre buradan defolup gidebilir ve konser keyfinin içine etmeyebilirsiniz...” dedim. Kızlar şöyle bir baktı ve tırıs tırıs gittiler.


Bu her şeyden önce sahnedeki sanatçıya saygısızlık, ayrıca o konseri dinlemeye gelenlere saygısızlık! Ben orada sahneye odaklanmış şarkıyı ve performansı dinlerken kulağımın dibinde saçma konuşmalara maruz kalmak zorunda değilim ki, ne oraya ne buraya kafa kalıyor. Yani Duvar dostları konser izleyememe kültürünün en birincil göstergesi bu oluyor. Konser / söyleşi / performans gerçekleşirken sürekli bir konuşma, bir muhabbet, oraya para verilip gelindi diye kendini herkesin ve her şeyin sahibi sanma ve her şeyi yapabileceğine kendinde hak görme durumu. konserden bağımsı muhabbet edilmez, şarkıya eşlik edersin, alkış ıslık vs. yaparsın ama erkek arkadaş ya da laklak dedikodusunun yeri değildir orası ve yapana da söz söylemek lazım. Zamanın konserlerinde en can sıkıcı konu, konserlerdeki bu çene ishali olmuşluk sanırım.


Kayahan’ın program yaparken en sinir olduğu şeyler, o şarkı söylerken çatal bıçak ve konuşma sesi duymakmış. Hatta zaman zaman sertçe uyardığı bile oluyormuş haklı olarak. Öyle ya sahnede sanatını icra etmeye çalışırken, üstelik dikkat de gerektiren bir iş yaparken, seninle ilgilenilmemesi bir yana, bir de dikkat dağıtıcı şekilde sohbete devam edilmesi sadece sahnedeki sanatçıyı değil, herkesi rahatsız eder, etmesi gerekir.


Sanat icrası zor bir iştir, orada söyleşiyle/şarkıyla insanlara bir şeyler anlatıyorsun, e insanlar da dinlemeye teveccüh edip geliyorlar ama konuşmaların kahkahaların ardı arkası kesilmiyor. Bu da konser izleme adabının kaybolmasından ileri geliyor.


Konserde sürekli-aralıksız-nonstop konuşma alışkanlığı kadar can sıkıcı başka bir mevzu, konser izleyicisi kadar konser mekanıyla da alakalı. O da sigara mevzuu. Dünya zaten benim gibi sigara içmeyenler için cehennem iken, üstüne havalandırmasız, meyhaneden hallice konser mekanlarının sigara tiryakisi izleyicileri, konser zevkinin içine etmekte birebir. Mekan sahipleri tabii ki sigara içicilerinden en büyük parayı kazandıkları için, dostlar alışverişte görsün önlemlerle sigara dumanını azaltmaya çalışıyor ama yetmiyor, sigara içmeyenler o iğrenç dumana maruz kalıyor. Kapalı yerlerde sigara içmeme kuralını geçtim, ben sigara içmediğim için neden rahat konser izleyemeyeyim?


Doğru dürüst konser salonu olmadığı, olanlar da belli başlı şarkıcılara parsellendiği için, sanatçılar gece kulüpleri ve barlarda konser vermeye mecbur bırakılıyor ve oralar da en çok sigara tüketilen yerler, bu da bir gerçek. Lakin ona göre önlem alınıyor dersiniz değil mi? Geçenlerde bir konsere gittim. Sigara dumanından göz gözü görmüyordu, bir arada gözlerim yaşardı hatta, bıraktım konseri ne kadar şikayet sitesi varsa şikayet ettim bir yere varmayacak olsa da.


Mekanların bu konuya özel önem vermesi, havalandırma yetmiyorsa güçlendirmesi ve/veya sigara içilebilir ve içilmez alanları ayırması gerekiyor. Sonuçta sigara içmeyenler de konser izleyebilmeli değil mi? Konser izleyeceğim diye ciğerimi bırakmak zorunda mıyım orada? Maruz kalmak zorunda mıyım o sigara dumanına ve günlerce üstümden çıkmayan rezil kokuya? Bir kişinin özgürlüğü diğerini rahatsız ettiği yerde bitmez miydi? Hani kapalı yerde sigara içilmez yasası? Sigarayı, konser/performans izlerken mutlaka olması gereken bir eşlikçi gibi anlıyor insanlar ve onların böyle anlaması için ellerinden geleni yapan bütün reklam/PR çalışmalarına ve kişilerine saygılarımı gönderiyorum(!!)


"Sosyal medyalar yaygınlaşmadan önce ne yapıyormuşuz?" dedirten bir diğer konser kültürsüzlüğünden bahsedeceğim son olarak. O da kendimin de yer yer içinde olduğu ve kısıtlamaya çalıştığım, cep telefonuyla bütün konseri çekip "story"ye atma çılgınlığı. Son zamanlarda sadece çok özel bazı şarkıları ve birkaç dosta birkaç saniyelik video şeklinde azaltmaya çalıştığım bu sosyal medyada konser paylaşma çılgınlığı, konser izleme kültürsüzlüğünün maalesef en baskın formu haline geldi.


Karşında canlı performans yapan sanatçı dururken, insanların cep telefonları ekranından konserin tamamını izlediğine tanık oluyor her konserde bu gözler! Bunun sanatçı açısından sahneden nasıl göründüğünü düşünebiliyor musunuz? Orada sen sanatçıyı dinlemeye gelmemişsin, kendine sosyal medyada etkileşim için materyal toplamaya gelmişsin gibi. On binlerce kare fotoğraf ve video… ne oluyor peki sonra? Yüz kişi layk etti, bir dahaki konsere kadar unutuldu gitti.


Candan Erçetin bu konuda çok katı, benim de gittiğim bir konserde bir hayli çıkışmış ve herkesten telefonlarını kapatmalarını istemişti. Hatta kapatmazsınız şarkı söylemem bile demişti yıllar önce. Öyle bir çılgınlık halinde insanlar. Bir de flaşlı çekim yapanlar var ki, o en büyük sıkıntı, sanatçının gözüne gözüne geliyor. Yaşar kaç kere uyardı sahneden, insanlar sadece fotoğraf çekmiyor bir de flaşlı çekiyor.


Konser kültürsüzlüğünün bir diğer trendi, "Artık para verdim, sen benimsin..." mantığının iyice ayyuka çıkıp rezilleştiği sahneye telefon fırlatma görgüsüzlüğü ve bu da sosyal medya etkileşimi alma narsizminin bir parçası. Zamanında en fazla çiçek, hatta festivallerde iç çamaşırı(!) filan fırlatılırmış ya. En son Zeynep Bastık sahneye pet şişe fırlatıldığı için sahneyi terk etmek zorunda kaldı. Ece Seçkin’in de kendisine fırlatılan ve biraz kenara çekilmese çok daha ciddi yaralanmayla sonuçlanabilecek cep telefonu nedeniyle benzer şeyleri yaşadığı gazetelere yansıdı, zira sosyal medyada etkileşim için fırlatılan telefon milim farkla gözünü sıyırmış, kör oluyordu kız.


Adana'da ilk kez sahneye çıkan Aleyna Tilki, izlemeye gelenlerin önce yumurta fırlatmasıyla, sonra da sahneye hücum etmesiyle sahneyi yarıda bırakmıştı. Örnekler çoğaltılabilir, her gün görüyor ve okuyoruz. Böyle örnekleri ne çok görür olduk. İnsanların artık sosyal medyada etkileşim almak için çılgıncasına ellerine geçeni sahneye fırlatmayı konserin bir parçası gibi gördüğü bir zamandayız, çok acayip biçimde.


Sadece konserlerde değil müzik yapılan mekanlarda izleyici megalomanlığının cinayete kadar varan sonuçları olduğunu ne yazık ki geçen aylarda Onur Şener’in kaybıyla ve bir başka müzisyenin de darp edilmesiyle sonuçlandığı olaylar yaşadık.


Eskiden insanlar en güzel kıyafetlerini giyip giderlermiş bir müzisyeni izlemeye, efendi gibi dinler alkışını tebrikini yapar, ruhu huzur bulmuş şekilde evine döner, herkes mutlu olurmuş. Şimdilerde kimse mutlu olmuyor. Üç kuruşa müzik yapmaya çalışanlar her gün bin bir tedirginlikle, “Bugün nereden bir saldırı gelecek?" diye kelle koltukta şarkı söyler hale geldi. Bir yandan da bırakacak durumda olmadıkları için yaratana sığınıp çıkıyorlar sahneye, bu geldiğimiz nokta ne kadar acı!


O sanatçının güvenliğinden ve şarkı söyleme rahatlığından sorumlu olan mekan sahiplerininse “Mekan çalışmaya devam edebilsin...” diye ya da direkt umursamadıkları için çok kere görgüsüz müşteriye göz yummak zorunda kaldığını okuyoruz ya da görüyoruz haberlerde. Bu ülkede sahnede istediği şarkı çalınmadı diye öldürülen müzisyenler gerçeği var artık. Parayı bulmuş görgüsüzlerin kendilerini her şeyin ve herkesin üstünde görüp, sahnedeki şarkıcı satın aldıklarına dair bir inanışları var. Sanki sahnedeki şarkıcı onların müzik kutusu ve para atınca her şeyi söylemek zorunda.


Hayır arkadaşım, sen o müzisyeni dinlemeye gidiyorsan, o müzisyenin beğenilerini ve söyledikleri şarkıları dinlemeye gidiyorsun. Kimse senin paran var diye senin istediğin şarkıyı söylemek zorunda değil. Sanatçı sana uymak zorunda değil, sen sanatçının programına uymak zorundasın. İnanılmaz bir şekilde, bir konserde Kubat’a peçete içinde para göndermişler, şu şarkıyı söyle diye, Kubat da kibarca reddetmiş ama herkes Kubat kadar şanslı değil, kafasına tabanca dayanan ya da ceket altında tabanca gösterilen sanatçılar yok mu? O tabancalar o mekanlara nasıl sokuluyor? O ayrı bir konu tabii.


Bir gün İzel konserindeyim, İzel kendi şarkılarını söylerken arkalardan ısrar kıyamet bir Aşkın Nur Yengi şarkısı isteği geldi. İzel dedi ki, “O şarkı Aşkın’ın ben söyleyemem...”, “Olsun söyle...” diye. İzleyici terbiyesizliğin had safhalarından biriydi. Gene bir konserde Zuhal Olcay’ın bir şarkının sözlerini “gündeme uygun” değiştirerek söylemesi, konser izleyicilerinden birinin şikayetiyle Zuhal Olcay’ın kendini mahkemede bulmasıyla sonuçlandı. Gülşen’in bir konserde grup içinde yaptığı bir esprinin Gülşen’e yaşattığı saçmalık hepimizin malumu. Hala mahkemesi devam ediyor üstelik. Konser izleyicisinin de edeplisi denk gelsin…


Çok sık konsere giden biri olarak, en can sıkıcı deneyimlerden bir tanesi, birinin konserin ortalarında gelip de, sen orda kaç saat önce gelmiş en önde dururken, senin önüne geçmesi ve dahası bunu dile getirince “üff snn be slk” tepkisi alman. Birkaç Yaşar konserinde bunu yapan birkaç densizi kolundan tuttuğum gibi arkaya fırlatmışlığım vardır. Bildiğiniz fırlattım yani, ayakları yerden kesildi. Ben kaç saat öncesinden oraya geliyorsam en önden izlemek için, buna kimse saygısızlık yapamaz, yaparsa cevabını alır.


Bundan birkaç gün önce kıymetli müzisyen Mahmut Çınar’ın Bülent Ortaçgil ile yapmış olduğu bir söyleşiye katıldım. Orada da mevzuu oldu ve orda da aynı şekilde kulağımın dibinde mırıl mırıl konuşan insanlar vardı. Bir bakışımla anlayıp seslerini kıstılar, ama gene susmadılar! Bu terbiyesizlik, ne yazık ki genel olarak tüm konser/performans etkinliklerine sirayet etmiş gibi. İnsanlar konser izlemeyi bilmiyor. Hayatının çeşitli kesitlerini tatlı diliyle anlatan Ortaçgil üstat konuşurken yaşadıklarım üzerine bu yazıyı yazmak ve buradan hareketle, bir konser/söyleşi izlerken “neler yapılmaması” gerekirken yapıldığına dair kendi gözlem ve tecrübelerimi de anlatmak istedim.


Bu yazıda konser adabından nasıl uzaklaşıldığını birkaç örnekle anlatmaya çalıştım, tabii ki örnekler daha çoğaltılabilir ama şu bir gerçek ki konser izlemek bir kültürdür ve onu kaybetmiş durumdayız. Umarım yeniden hatırlarız bir gün. Bir başka Tunca’nın Duvarı’nda buluşmak üzere.

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comentarios


bottom of page