top of page
  • Yazarın fotoğrafıTunca TUTKUN

ARŞİVCİLİK ÜZERİNE BİRKAÇ KELAM VE DOLORES O’RIORDAN

Müzikle ilk etkileşimim yedi yaşında başladı, ailem öncesi de olduğunu söylüyor, zira televizyondaki her müzik programını ilgiyle izlermişim. Ancak aklımın yetmeye başlaması, beğenilerimin oluşması altı yaşın sonu yedi yaş civarına tekabül eder. Ailemin de müzikle hobinin bir tık üstü profesyonelin bir tık altı müzikle iştigalleri sonucu çocukluğumdan beri müzikle iç içeydim. Babam keman başta her türlü telli çalgıyı çalar, annem de söylerdi. Emel Sayın ve kemancısı gibi her gece en az otuz kişilik sofralarda meşk ederlerdi ve benim de müzik temellerim sanırım bu gecelerde atıldı. Ablam ise ilkokuldan sonar Bilkent Konservatuarı piyano bölümüne giderek ailenin profesyonel tek müzisyeni oldu.


Bana da şarkı söyletirdi babam, küçücük yaşımla “Demir Attım Yalnızlığa” söylerdim en çok, bir de Emel Sayın’ın “Son Gülen İyi Güler” şarkısı repertuvarımın demir başıydı. Kasetlerle ilk tanışmam böyledir. Babamların otuz küsur sene eve getirip hala çalmakta olan komple Pioneer setinin hakkını vermek lazımdı ve ben de önceleri babamların almış olduğu kasetlerin üzerine, zaten ünlü ve sanatçı hayranı bir çocuk olarak kendi arşivimi oluşturmaya başladım. Tabii ki o zamanlar adının arşivcilik ya da koleksiyonerlik olduğunu bilmiyordum. O kasetlerle ilgilenmek, fotoğraflarına bakmak, yazıyorsa şarkı sözlerini ezberlemek benim için dünyadan kopuş anlarıydı. Tabii ki o dönemin nefis müzik programları da bu ilginin şekillenmesinde çok büyük pay sahibiydi ki o da ayrı bir yazının konusu olacak. Önceleri tek kanal döneminde Bir Başka Gece’ler, Bizden Size’ler, Pop Saati, İzzet Öz’ün Teleskop’u, Kokteyl programı, özel kanalların, bilhassa Kral TV’nin açılmasıyla Yarım Elma’lar, top 10 listeleri hayatıma girdikçe, kaset almak bir tutku oldu bende. Sivas’ta bir kasetçi amcamız vardı, her hafta gidip on kaset alır, dinler geri verirdim. En sonuncu seriyi geri verme imkanı olmadan Sivas’tan taşındık ve arşivciliğimin miladı o ilk on kaset oldu.

Arşivcilik meselesi bakıldığında çok keyifli ancak yeni başlayanlar için bir hayli masraflı ve meşakkatli oluyor. Önceleri sadece sevdiğin sanatçıları biriktirerek başlıyorsun, sonra çember giderek genişliyor ve o dönemde çıkan diğer sanatçıların da albümleri sende olsun istiyorsun. Sonra kendin gibi insanları bulup, birbirini tabi caizse gaza getirerek, en ulaşılmaz en bulunmaz albümleri arşivinde/koleksiyonunda bulundurmak için dibi görünmez bir kuyuya dalıyorsun. Bunun alında arşivimi tamamlayacağım dediğin her seferinde mutlaka alınacak bir albüm daha çıkıyor ve arşiv rafında göz kırpan o gedik hiç kapanmıyor.


Arşivcilik çok büyük bir çaba gerektiriyor, tüm şehirlerin değişik bölgelerine yayılmış sahafları ve bitpazarlarını sabahın körlerinde kimse daha uyanmadan gidip araştırman gerekiyor ve o eksiği tamamlamak için bir sürü para ve vakit harcıyorsun, ama sonunda o albüm eline geçtiğinde senden mutlusu olmuyor. Size bir şey diyeyim mi? Ben şu anda bin sekiz yüz kadar CD’si ve bin kadar kaseti olan bir arşivci/koleksiyoncu olarak bazen dolmuşa üç lira vermeye erinirim de, artık piyasada eski ya da yeni baskısı kalmamış bir albüme iki yüz elli lirayı şak diye verebilirim, zira o albümün elimde olup da rafımdan çıkarıp dinleyebileceğim düşüncesinin hazzı hiçbir şeyde yok, bunu da ancak benim gibi arşivciler anlar.



Bu müzik arşivciliği işine başladığımda, müzik arşivciliği kimsenin henüz müzik arşivi ve koleksiyonu nedir çok farkında olmadığı, Naim Dilmener, Hulusi Tunca, Murat Meriç gibi çok sınırlı sayıda üstadın bizim gibi müzik sevdalısı gençlere ilham olduğu bir alandı. Kimse o dönemlerde CD’lerin ve kasetlerin koleksiyon parçası ya da arşivlik metalar olacağını ön görememişti. Öyle bir zamanda ben sadece kaset biriktirirken, sonra kaset de yetmemeye başlayıp CD’lere yöneldim. Yıllar içinde hem arkadaşı çevrimin destek ve yardımları, hem de aldığım her kuruşu borç harç sahaflara yatırarak hatırı sayılır bir albüm koleksiyonuna kavuştum. En güzel tarafı da bazen sanatçıların kendilerinde bile olmayan albümleri kendilerine vermek veya kendilerinin bile unuttuğu bir albümü/şarkıyı onlara hatırlatarak onları şaşırtmak oluyor.


Sonra eskilerin deyimiyle bitpazarına nur yağdı ve bazı fırsatçı kimselerin de “bu işte iyi para var” deyip girdiği bir alan oldu, sonra zamanında yüzüne bakılmayan üç dört liralardan bile gitmeyen, marketlerde sepetlerde elden çıkarılmak istenen o albümler bin liralardan satılmaya başladı ve tadı kaçtı arşivciliğin. Aslında diyebilirsiniz ki “serbest piyasa ekonomisi ve isteyen malını istediği gibi satar, sen almak zorunda değilsin”. Nasıl ki nadir bir model arabanın belli koleksiyon değeri varsa, nadir bir müzik albümüne (mesela ilk aklıma gelen örnek 1987 yılı çıkışlı ilk yerli CD’miz olan "Gülden Karaböcek – Bir Mucize Allahım”) de aynı şekilde yaklaşılabilir. Lakin benim dediğim biraz daha insani açıdan bakmak. Ben albümleri alırken tamamen bende yarattığı duygular ve bendeki anılarıyla alıyorum, hiçbir materyalistik kazanç düşüncesi olmadan.


Benim yaklaşımım, biri benim arşiv olsun diye aldığım ama çok da dinlemediğim bir sanatçıya özel ilgi duyuyorsa onu hediye etmek üzerine kurulu, zira benim rafımda toz toplayacağına ilgilisinin rafında değerini bulsun diye düşünenlerdenim, bu yüzden müzik albümlerinin fırsatçı bir arşiv malzemesi haline getirilmesi üzüyor beni. Ben arşivciliğe başladığımda daha safiyaneydi her şey, bu yolda edindiğim dostların ya da benim de aynı şekilde başka bir arşivci dosta “bak sen şunu arıyordun, al ben buldum” tarzı yaklaşımları arşivciliğin en güzel yanıydı. Sonra ticarileşti ve ben de koptum gittim. Aradığım, arşivime katmak istediğim albümler hala olmakla birlikte (dedim ya dipsiz bir kuyudur bu), neyse ki aradığım albümlerin yüzde doksan beşinin arşivimde olduğunu söyleyebilirim. Bu yazıyı, nicedir fikirleri sorulmayan arşivcilere ve arşivciliğe dair yazdım dilim döndüğünce.


DOLORES O'RIORDAN'A DAİR



15 Ocak benim için en özel kadınlardan birinin ölüm yıl dönümü. Yazının bu kısmında ondan bahsetmek istedim. Bana “Senin için en özel grup hangisi?” diye sorsanız, ilk olarak The Cranberries cevabını veririm. 1994 No Need To Argue albümüyle başlayıp sonra ondan önceki “Everybody Else Is Doing It, So Why Can’t We”yi keşfettiğim, sonra “To The Faithful Departed”la yola devam edip (ah ne çok dönerdi reklamları 1996 yılında), kişisel olarak çok fazla anı barındıran “Bury The Hatchet”la tavan yapan bir aşk benimki.


İzmit’teyken bir arkadaş grubum vardı, “Bury The Hatchet” bizim parola albümümüzdü. Derdimize, keyfimize, sohbetimize o albüm eşlik ederdi. Birbirimize o albümden şarkılar hediye ederdik. Cranberries’in müziğini zaten severdim ama damarlarımda aşkının dolaşamaya başlaması o albümle oldu desem yeridir. Zira önceki yazılardan birinde yazmıştım, benim için gözümün önüne belli bir anıyı getiren ya da beni belli anlara ve zamanlara taşıyan albümler/şarkılar benim için tüm albümlerden ayrı bir yerdedir. Bury The Hatchet öyle bir albümdür. 1999 yılındaki depremde “Bury The Hatchet” grubumdan ayrı düştüğümde de, aklımda hep bir araya gelince hayatta kalışımızı o albümü dinleyerek kutlayacağımızı hayal etmiştim ve bunu da yaptım çok şükür.


Dolores çok nevi şahsına münhasır bir kadındı. The Cranberries ile sahne önünde deli, nikah törenine jartiyerli gelinlik giyerek gidecek kadar çılgın bir kadın, çocuğunun adına “You And Me” diye şarkılar yazacak kadar romantik bir anne, çocuk taciziyle var gücüyle savaşan bir aktivistti. Bir kitapta okumuştum, Dolores O’Riordan “Everybody Else Is Doing It, So Why Can’t We” albümünün konserlerinde o kadar çekinirmiş ki sahnede kalabalığın karşısına çıkmaktan, hep geri planda, sahnenin gerisinden söylermiş şarkılarını. Ben de bundan 10 15 sene önce CNR Expo’daki konserlerinde Dolores’i canlı izlemiş bir müziksever olarak şanslı sayıyorum kendimi. Dolores O’Riordan 4 sene önce bugün arkasında bir sürü gizem, anı, hüzün, şarkı, umut bırakarak aramızdan ayrıldı. O haberi aldığımda yerimde kalakalıp hemen benim “Bury The Hatchet” grubuma mesaj atmıştım. İnanmak istemediğim bir ölümdü onunki, hala inanmak istemiyorum, müziği bıraktı, bir yerde mutlu huzurlu yaşıyor başka bir işte diye hayal etmek istiyorum.


O titrek kırılgan ses, daha birkaç sene önce konserde “Take Mee” diye bağırdığım Dolores depresyona bağlı kalp durmasından öldü diyorlardı dört sene önce bugün, sonrasında alkol koması, uyuşturucu vs vs bir sürü yazdılar. Sonra hayat hikayesi boy boy yer aldı gazete sayfalarında, daha bir anlamlandı Dolores’in sesindeki o kırgınlık, o isyan dolu haykırışlar, Dolores de çocukluğundan taciz mağduruydu akrabası tarafından ve o yüzden çok hassastı çocuk tacizi konusunda. Özellikle “Fee Fi Fo” şarkısında tüm kinini kusuyordu çocuk tacizcilerine ve onlara izin verdiğini söylediği Tanrıya.


Son röportajında “Ellime kadar yaşayacağımı düşünmüyorum” diyordu. Hayatı boyunca boğuştuğu depresyonlardan, tacizle, özellikle de çocuk taciziyle mücadelesinden, ezilen insanların hayatlarına ses olma çabalarından, hayatla savaşından yorulan kalbi, biraz huzur istediği için olsa gerek, 47’sinde durdu Dolores’in. Geriye The Cranberries olarak sesini verdiği “Everybody Else Is Doing It, So Why Can't We? (1993)”, “No Need to Argue (1994)”, “To the Faithful Departed (1996)”, “Bury the Hatchet (1999)”, “Wake Up and Smell the Coffee (2001)”, “Roses (2012)” ve solo çıkardığı “Are You Listening? (2007)” ve “No Baggage (2009)” albümlerini bıraktı. Umarım gittiği yeni evreninde huzuru bulmuştur diye umarak Rest in Peace diyelim ve bugün kendimize bir The Cranberries şarkısı armağan edelim.


https://www.youtube.com/watch?v=G6Kspj3OO0s


Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page