top of page
  • Yazarın fotoğrafıHüseyin AKIŞ

“AD VERMEK” ÜZERİNE

Türklerin tarihte var oluşlarından bu güne kadar yaşatılan ad koyma geleneği ciddi değişikliklere uğramış olsa da, bazı yönleriyle günümüzde de yaşatılmaya devam ediliyor.


Dünyaya geldikten sonra fazla yaşamayan bebekler için “Tanrı’nın gözü değdi” gibi anlamlar yükleniyor, doğan diğer çocuklara göz değmemesi için; Satılmış, Niyazi, Ağırcı gibi adlar koyuyorlardı. Kişi adlarına ayrı bir ilgi duyan eski Türkler “adı ağır gelmesin” diye bazı isimleri koymaktan imtina ediyorlardı. Kimileri ise erkek çocuklarının saçını uzatarak göz değmesinden sakınılacağını düşünüyordu. Kız çocuklarına; Oğulhan, Dursunhan, Fikret, Emre, Ümithan, vb. isimler koymak da Tanrı’dan bir erkek çocuk talebinin ifadesi olarak yapılmaktaydı.


Altay Türkleri zamanında bebeğe ismini babası verirdi. Bu isim ise, doğumu müteakiben eve ilk gelen kişinin adı olurdu. Kimi zaman bebeğin doğumundan sonra ilk sarf edilen sözcüğün isim olarak koyulduğu da vâkiydi.


Dede Korkut hikâyelerinde ise bebeklere isim koyan, bizzat Korkut Ata’dır. Doğumun ardından bebeğe anne ve babası geçici bir isim koyuyordu. Çocuğun kalıcı ismi ise av veya savaşta gösterdiği kahramanlığa göre koyuluyordu.


Anadolu’da daha fazla çocuk istenmemesi durumunda dünyaya gelen son çocuğa Durdu, Durmuş, Dursun, Durdane, Songül, Soner gibi isimler konulması günümüzde de geçerli olan bir gelenektir.


İsim vermek sıradan bir hadise değil, sonrasını da düşünmeli; zira o ad, kişinin sadece hayatı boyunca değil sonsuza kadar kullanılacak bir tanımlamadır. Biz, binlerce yıl öncesinde yaşamış, tarihe mal olmuş kişileri isimleri ile anıyoruz. İslam dîni de güzel isim vermeye önem vermiştir. Peygamberimiz (sav), “Siz kıyamet gününde hem kendi adınızla, hem de babalarınızın adıyla çağrılacaksınız; bu sebeple kendinize güzel adlar koyun” buyurmuştur.


Çocuklara isim vermek böyle de coğrafî adlar, yerleşim yerleri, mekân, bina, kurum adları, kavram adları; hatta marka adları önemsiz mi? Bunlar, nesiller boyunca yaşayacak, toplumumuzun bazı değerlerini gelecek nesillere aktaracak kültürel miras ögeleridir. Bu sebeple, buralara alalâde isimler konamaz, manası ve önemi olmalı; her şeyden önce Türkçe olmalıdır.


Son zamanlarda millî duyarsızlığımız neticesinde caddelerimizde Türkçe dışında ne ararsanız bulabileceğiniz bir tabela kirliliği ile karşı karşıyayız. Vereceğimiz marka, kavram, organizasyon adları, kat’iyen Türkçe olmalı, olamıyorsa da Türkçeleştirilmeli ve yazıldığı gibi okunmalıdır. Yani “start up” yazıp sıtart ap; “final four” yazıp “faynıl for” okunmamalı. Bu gibi kavramlarda Ziya Gökalp’in dediği gibi; “Müteradif (eş anlamlı) sözlerden Türkçesini almalı”. Türkçesi olmayanlarda da Türkçe ses uyumuna dikkat edilerek yazılışı ve okunuşu aynı olmalıdır.


Türklerin Anadolu’ya geldiklerinde verdikleri yer adlarında Türkçe’nin fonetiğine aykırı bir adlandırma göremezsiniz. Ayrıca illâ yer adını değiştirip Türkçe ad koyacağız diye bir saplantıları da yoktu. Ya yeni fethettikleri şehrin, coğrafyanın önceden var olan adını Türkçe ses uyumuna uygun hale getirirler, ya da geldikleri coğrafyada daha önceden yaşadıkları şehrin, beldenin adını koyarlardı. Buna birkaç misâl verelim. Seyhan ve Ceyhan Nehirleri, Talas, Horasan gibi pek çok yer adlarını geldikleri yerden getirmişler; Bolu (Poli), İzmir (Smyrna), Silifke (Seleukia), Edirne (Adriyanapolis) gibi pek çok yer adlarını da değiştirmeyip Türkçeleştirmişlerdir.


Diğer bir husus ise verdiğimiz bina/tesis/yer/mekân adlarındaki ölçüsüzlüğümüzdür. Yapılan bir tesis, bina, park vs. için vereceğimiz isim oranın çapı ve cesametiyle mütenasip olmalı, daha 50 yıl geçmeden geçersiz ve anlamsız hale gelmemelidir. Üç dönümlük bir alana park yapıp “Fātih Parkı” denmemeli; sıradan bir köprüye “Atatürk Köprüsü” adı verilmemelidir. Bununla aklımız sıra Fātih Sultan Mehmed’i veya Atatürk’ü yüceltmiş olmayız; bilakis onlara haksızlık yapmış oluruz. Böylesine tarihin seyrini değiştirmiş şahsiyetlerin adları, ancak dünya çapında ve eşi benzeri çok fazla olmayan yer ve tesislere verilmelidir.


Son zamanlarda yeni yapılan camilere tarihimize, geleneklerimize uygun düşmeyen adlar verildiğini görüyoruz. Siz Osmanlı coğrafyasında “Ehli Beyt Camii”, “Enes Bin Malik Camii” adlarına hiç rastladınız mı? Rastlayamazsınız. Çünkü atalarımız cami, yol, hamam, köprü gibi hayır işlerinde ya yaptıranın adını verir, ya da o yöreye semte uygun adlar bulurdu. Sultan Ahmet Camii, Yağ Camii, Ulu Cami gibi. Yazılı olmayan, fakat insanımızın zihninde yerleşik anlayışı kimse değiştirmeyi düşünmemiştir. Peki onlar, “Ehli Beyt” kimdir, Enes Bin Malik” kimdir, bilmezler miydi?


Ya, bin yıldır atalarımızın kullana geldiği coğrafi adları bir marifetmiş gibi değiştirmemize ne demeli? Köy, kasaba, şehir, nehir, dağ, ova gibi coğrafi adlar bu günümüz ile geçmişimizi biri birine bağlayan bir kement gibidir. Bu isimleri değiştirirseniz, tarihi anlayamaz, dünle bu gün arasında bağ kuramaz; karanlıkta el yordamı ile dolaşır gibi olursunuz. Meselâ, tarihi kayıtlarda asla “Toros Dağları” “Ege Denizi” gibi ibarelerini göremezsiniz. “Toros” bir Ermeni prensinin adıdır. ”Ege” , Yunanca “egeo”dan gelir. Evliya Çelebi, Çukurova’nın kuzeyindeki dağlara, “Bulgar Dağı”; buradaki yaylalara da “Bulgar Yaylası” diyor. Çünkü sebebi var. Daha 9’uncu yüzyılda Balkanlar üzerinden gelip buralara yerleşen İdil Bulgarları (Bunlar Türk’tür) sebebiyle buralara “Bulgar Dağı” adı verilmiştir. “Ege” dediğimiz denize atalarımız “Adalar denizi” diyordu. Ya basınımızda, Adalar Denizi’ndeki adalara, “Yunan Adaları” denilmesi saçmalığının sürekli tekrarlanmasını nasıl kabulleniyoruz? Siz bir Yunanlı’nın elimizdeki birkaç adaya “Türk Adaları” dediğini duydunuz mu?


Milli değerlere ve çıkarlara sahip çıkmak, önce ad vermekle başlar. Lütfen, bizim olan değerlere sahip çıkalım, genç nesillere bunları anlatalım. Unutulmamalıdır ki milletler, dil başta olmak üzere sahip oldukları millî değerlerle ayakta kalabilirler. Aksi takdirde, alalâde bir topluluk ve sömürgecilerin müstemlekesi olmaktan öteye gidemezler. Bu sebeple, başta dilimiz olmak üzere, millî ve manevi değerlerimizi çocuklarımıza ve gençlerimize “en evvel ve esaslı bir biçimde” aşılamalıyız.



Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page